Bekircan Kalkan

Gayret

Bir lise öğrencisi için öğretmen demek gerçekten zor. Ağzına bir kere hoca demek yapışıyor ve bırakamıyorsun. Benim tarafımda, öğretmen kelimesi çok hoşuma giden bir kelime olmakla birlikte, halen liseli bir öğrenci gibi kullanmakta zorlandığım bir kelimedir. Sebebi ise, bu kelimeyi hak eden, gerçekten öğreten kişi bulmanın zorluğunu okullarda çok yaşadım. Gerçekten benim hayatımda öğretmen unvanını hak edenlerin ise illa ki adlarını ileride burada yazacağım, ama bunlar çoğunlukla okullarda meslek icra etmeye çalışan kişiler değildi, onu not düşeyim. Bugün ise, bir okulda iki öğretmenin bana kattığı şeyler üzerine konuşmak istiyorum.

Lisenin son yılında, gelecek yıl zımpara ve cila ile beni hiç hatırlamayacak özel okulun sıralarını eskitmekle meşguldüm. Galiba bunu yapmakta çok da iyiydim. Çoğu branşta birden fazla hocamız vardı. Bu olmalı, çünkü kurucu, üç kuruşa özel okulda çalışmak zorunda olan hocalarla, öğrencinin velisine, çocuğunuz bunlara rağmen başaramadı diyebilmeliydi.

Özel okul ise, hocaların birçoğunun, kendileri orada sadece rağmen kelimesinin yerine geçen bir işçi olduklarının farkında olmadıkları bir ortam. Maalesef, bu ortamda bunlar yokmuş gibi, kendi ego savaşlarıyla meşgul hocalar da var. Kendilerinin daha iyi olduğunu iddia eden, bunu hissettirebilmek için birçok şey deneyen, garip garip bazı hocalar…

O günlerde çok iyi öğretmen olarak gördüğüm bazı insanların aslında bir hoca olduğunu anlamak, çok zamanımı almadı. Birkaç yıl içinde bunu anladım. Hele hayata atıldığım an, gözlerimde olan katarakt düştü ve onların öğretmen olmadıkları, hoca oldukları, benim için apaçık ortaya çıktı.

Asıl soru: “Bu işçi olan, öğretmen olmayan hocaların ve ego savaşçılarının yanında Ferideler var mı?” Evet, var. Sayıları çok az, ama var. Bu okulu düşününce, benim için iki tane öğretmen biliyorum ve onları hatırlıyorum.

Ümit öğretmenim.

Her zaman çok düşünürdüm. Sadece kendimi, etrafımı değil, daha çok ülkemi ve geleceği düşünürdüm. Bunu aynı şekilde içimde saklıyorum. Özel okul olduğu için, okul saatleri bittikten sonra, hocalara soru sorma vakti gelirdi. Ümit öğretmenin özellikle müsait günlerini ve müsait anlarını takip ederdim. Konuşmaktan aşırı keyif aldığım bir öğretmendi. Onunla konuşurken, özellikle çok rahatlardım. Hep bu nasıl oluyor diye düşündüm. Anlattığım, düşündüğüm şeyleri başka insanlara yine anlatıyordum, onun özelliğinin ne olduğunu çözemiyordum. Hatta, o zamanlar favori hocam bile vardı. Çok eğlenceli, komik, güncel tabirle “makara” bir hocaydı. Onun da hakkını yiyemem, çok uğraşan bir hocaydı, ama Ümit öğretmen farklıydı.

Sanki onunla sohbet ederken büyülü bir şey oluyor, tamamen ben oluyordum. Yıllarca, ara ara bunun neden olduğunu düşündüm. Sonra fark ettim. Ümit öğretmenden dinlenmeyi ve gerçekleri görmüştüm. O kadar sohbetin içinde, her zaman pürdikkat dinleyen, ayrıca gerçekçi olan biri vardı. Özellikle o yaşlarda dinlenmenin öneminin çok olduğunu, bugünlerde anlıyorum. Şu an 24 yaşındayım. Doğduğum günden beri, inanın, söylediklerime birçok insan kulak kabartır. Beni biraz tanıyorsanız, bu kulak kabartan insanların sayısının gerçekten fazla olduğunu, ayrıca yaş, mevki ve unvan fark etmeksizin çeşitli insanlar olduğunu bilirsiniz.

Kulak kabartmanın gerçekten dinleme olmadığını, dinlemenin gerçekte farklı bir şey olduğunu öğretti bana öğretmenim. Ümit öğretmenim biyoloji öğretmenidir kendisi ve derste anlattığı konuların yüzde 99’unu hatırlamıyorum. O konuları öğrenmek istesem, Ümit öğretmenin yerine başka hocalar koyabilirim, ama bana öğrettikleriyle hiçbir hoca yerini dolduramaz.

Yine aynı zamanlardan, kendimden bahsetmek istediğim bir konu var. O zamanlar için çok çalışkan biri olduğum söylenemez. Çabalıyor, didiniyor ve uğraşıyordum. Bunları sadece üniversite sınavı için yaptığımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Hayatın ta kendisi için yapıyordum. Her şeye tutunuyor, bolca okumaya çalışıyor ve öğrenmeye çalışıyordum.

Yine tutunduğum konulardan biri ise Osmanlıcaydı. Özellikle Muhibbi’nin aşk şiirlerini okuduktan sonra, Osmanlıca tamlamalara sarmış biri oldum. Şu an hatırlıyor musun diye soracak olursanız, hayır, hatırlamıyorum, biri hariç.

Tuğçe öğretmenim, yine sohbet etmesi çok keyifli bir öğretmendi. Derslerimize çok fazla girdiğini hatırlamıyorum, ama ona rağmen sıcaklığını herkese geçirebilmişti. Kendisiyle otur, saatlerce gül. Zaten gülüşü çok güzel bir öğretmendi, eminim halen öyledir. Bu yazıyı yazarken, ismini hatırlamakta zorlandım. Gerçekten, lise sondan itibaren epey bir vakit geçmiş ve derslerimize bile az giren bir öğretmeni hatırlamak kolay değil, ama onun hayatıma kattığı çok önemli bir şey var. Ben bunu unutmuyorum.

Osmanlıca konusuna sardığım dönem, ona bir mahlas takmıştım. O, ona taktığım mahlasa bayılmıştı. Birkaç teneffüs sonrasında, yanıma geldi. Asla unutmayacağım o an yaşandı. O da bana mahlas koymuştu.

Gayret-i Şiar:

Gayreti ve çalışkanlığı adet edinmiş, azimli, hırslı ve işine büyük bir gayretle sarılan kimse anlamına gelen tamlamayı, bana mahlas olarak uygun görmüştü. Daha önce söylemiştim, çalışkan olduğum söylenemezdi, ama gerçekten gayret-i şiardım. Hayatımın özetine tek bir tamlama ile başlık atmıştı öğretmenim. Bugün bu yazıyı yazarken, halen kendisine şoke oluyorum. Öğrenci yahut bir ergenle aynı yaşa gerektiğinde inip, onu bu kadar iyi gözlemlemek, ama aynı zamanda büyük kalabilmek, bunu da sevecen ve samimi yapabilmek, ancak Feride öğretmenin işidir.

Feride’yi sadece roman karakteri olarak görenlere söyleyeyim, ben şanslıyım, gerçek hayatta da gördüm. Ümit öğretmenimde ve Tuğçe öğretmenimde gördüm. Bu sayfayı açış amacım da, biraz aslında onlardan öğrendiğim şeylerden geliyor. Halen gayret ediyor ve gerçekten dinlenmeyi çok seviyorum.

Bu sitede diğerlerinden dinlediğim şeyleri anlatacağım. Bazen yapay zekayı konuşurken, bazen hayatımdan geçen basit bir olayı duyacaksınız, ama dinleyecek misiniz?

Karar sizin.

Ayrıca, söylemeden geçemeyeceğim, şanslıyım ki benim Feridelerim sadece bu iki öğretmenimle sınırlı değil. Diğerlerinden belki başka yazılarda bahsederim.